Gündem

Türkiye’nin Anayasal Çıkmazı: Reform Sürecinde Adalet ve Özgürlük Arayışı

Türkiye'nin anayasa değişikliği süreci, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşanan hukuk tanımazlık ve adaletsizlik sorunlarının gölgesinde ele alınıyor. Bursa Milletvekili Cemalettin Kani Torun'un kritik görüşlerine yer verilen bu makale, Türkiye'de hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve siyasi özgürlüklerin geleceğini tartışıyor.

Türkiye, siyasi tarihinde önemli bir kavşakta duruyor. Anayasa değişikliği, ülkenin gündemini belirleyen ve toplumsal mutabakat arayışının merkezinde yer alan bir konu haline geldi. Meclis Başkanı’nın siyasi parti grupları ile başlattığı görüşmeler, bu sürecin sadece hukuki bir mesele olmadığını, aynı zamanda derin bir siyasi ve toplumsal boyut taşıdığını gösteriyor. Ancak, Bursa Milletvekili Cemalettin Kani Torun’a göre, anayasa değişikliğinden önce çözülmesi gereken daha acil sorunlar var.

Hukukun Üstünlüğü ve Adaletsizlik

15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin yüzleştiği en ciddi krizlerden biri oldu ve ardından gelen sistem değişiklikleri, ülkede bir hukuk tanımazlık ortamının oluşmasına yol açtı. Torun, “Anayasa’mızın değiştirilemez hükümlerinden olan demokratik hukuk devleti ilkesini çiğneyen bir Türkiye, demokratik bir anayasa yapma sürecine başlayamaz,” diyerek mevcut durumun vahametine dikkat çekiyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin Etkileri

AK PARTİ ve MHP koalisyonu tarafından hayata geçirilen Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, kamu kurumlarının geleneksel yapısını bozdu ve ehliyet ile liyakat yerine sadakatin ön plana çıktığı bir yönetim anlayışını beraberinde getirdi. Bu durum, Torun’un ifadesiyle, “ülkemizi her geçen gün içinden çıkılması zor yönetim krizlerine sokmaktadır.”

Yargının Siyasallaşması ve Yargıda Adaletsizlik

Türkiye’de son yıllarda yargı üzerinde artan siyasi baskılar, yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını tehlikeye atmış durumda. Özellikle yıllar süren tutuklu yargılamalar, hukuksuz gözaltılar ve talimatla yürütülen soruşturmalar, ülkenin uluslararası imajını ve toplumun adalete olan inancını zedeledi. Torun, bu durumu “Otoriter sistemin siyasallaştırdığı bir diğer devlet organı olan yargı” sözleriyle eleştiriyor.

Kamuoyunun Gözü Önünde Yargılanan Siyasetçiler

Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve Can Atalay gibi isimlerin yaşadıkları yargı süreçleri, yargının nasıl bir siyasal araç olarak kullanıldığının canlı örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu davalar, Torun’a göre, yargıdaki bozulmanın somut göstergeleridir ve derinlemesine reformların aciliyetini ortaya koyar.

Sonuç: Yeni Bir Toplumsal Sözleşme Mi?

Türkiye’nin anayasal reform süreci, sadece hukuki bir metnin değiştirilmesinden öte, bir toplumsal sözleşmenin yeniden yazılması anlamına gelmektedir. Torun’un vurguladığı gibi, bu sürecin başarıya ulaşabilmesi için öncelikle mevcut anayasal hükümlerin tam anlamıyla uygulanması gerekmektedir. Türkiye’nin demokratik, özgürlükçü ve her kesimin üzerinde mutabık kaldığı bir toplumsal sözleşmeye duyduğu ihtiyaç, bugün her zamankinden daha fazla hissediliyor.

Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Torun şu bilgileri paylaştı;

Türkiye bugün Anayasa değişikliği konusunu tartışmaktadır. Sayın Meclis Başkanı siyasi parti gruplarını ve TBMM’de temsil edilen siyasi partileri ziyaret ederek sürecin işleyişine dair fikir alışverişinde bulunmaya başlamıştır. Türkiye’nin yeni, sivil, özgürlükçü ve tüm toplum kesimlerinin üzerinde mutabık kaldığı bir toplumsal sözleşmeye, bir anayasaya elbette ihtiyacı vardır ancak bundan önce ihtiyacımız olan bir şey vardır ki o da mevcut Anayasa hükümlerini uygulamaktır.

Evet, 15 Temmuz darbe girişimiyle başlayan ve sistem değişikliğiyle kurumsallaşan bir hukuk tanımazlık ve adaletsizlik Türkiye’nin çözmesi gereken en acil sorundur. Anayasa’mızın değiştirilemez hükümlerinden olan demokratik hukuk devleti ilkesini çiğneyen bir Türkiye, demokratik bir anayasa yapma sürecine başlayamaz. AK PARTİ ve MHP koalisyonunun meyvesi olan Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi önce kamu kurumlarının geleneksel yapısını bozdu. Ehliyet ve liyakatin yerine sadakatin dikkate alındığı, atamalarda bilgi, tecrübe ve müktesebatın değil, siyasilere ve siyasi partilere yakınlığın geçerli olduğu bu sistem ülkemizi her geçen gün içinden çıkılması zor yönetim krizlerine sokmaktadır.

Ekonomi ve dış politika başta olmak üzere farklı uzmanlıklar gerektiren birçok konunun kararının tek bir kişiden beklenmesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu tehlikeli deneyin acı sonuçlarını milletimiz yoksulluğun hatta açlığın tırmandığı bugünlerde tecrübe etmektedir. Otoriter sistemin siyasallaştırdığı bir diğer devlet organını ise yargıdır. Son yıllarda karşılaştığımız yıllar süren tutuklu yargılamalar, hukuksuz gözaltılar, talimatla yürütülen soruşturmalar başta olmak üzere, yargının tarafsızlığına ve bağımsızlığına gölge düşüren pek çok süreç ülkemizin uluslararası imajını ve toplumumuzun adalete olan inancını derinden sarsmıştır.

Yargının siyasallaştığı, siyasetçilerin konuşmalarından dolayı yargılandığı bir ülke hukuk açısından sorunludur. Özellikle kamuoyunun yakından takip ettiği Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve son olarak da seçilmiş bir milletvekilinin üyeliğine mal olan Can Atalay davaları yargıda karşımıza çıkan bu bozulmanın vücut bulmuş hâlleridir.