Ekonomi

İktidarın yeni ekonomik modelini anlattı!

EROL KATIRCIOĞLU (İstanbul Milletvekili) –

Bu 301 sayılı Kanun esas itibarıyla Adalet ve Kalkınma Partisinin son zamanlarda uyguladığı ekonomi politikalarının vahim sonuçlarını toparlamak için düşünülmüş maddelerden oluşuyor. Yani gerçekten bu “Yeni Ekonomi Modeli” dediğiniz model -birazdan biraz daha ayrıntı vereceğim- Türk ekonomisini, ekonomideki bütün aktörleri beklemedikleri ölçüde sarstı ve ciddi sıkıntılar yarattı. Şimdi, gördüğüm kadarıyla bu torba kanun, birinci bölümde zaten bireysel emeklilik konusunda devletin katkısını artırarak tasarruflar dolara gitmesin, euroya gitmesin diye özendirmek amacıyla düşünülmüş. Dolayısıyla da tasarruflardan kaynaklanan veya kaynaklanabilecek olan dolar kuruna yönelik talebin daraltılması amaçlanmış. Esas olarak bu birinci bölüm.

İkinci bölümde ise çeşitli maddeler var. Bu maddelere baktığımızda aslında bu maddelerin önemli çoğunluğu yine bu yaratılan kaosun önlenmesine ilişkin bazı maddelerin yasalaştırılması amacını taşıyor. Mesela BOTAŞ, yani BOTAŞ’la ilgili olarak… Zaten emtia fiyatları yükseliyor bütün dünyada dolayısıyla BOTAŞ’ın doğal gaz fiyatları da yükseliyor. Efendim, bunu kademeli yapacaklarmış. Tamam, güzel kademeli yapsınlar ama bu gerçekten sosyal bir amaç çerçevesinde düşük gelirli olanların daha düşük fiyatlar vereceği, daha büyük tüketim yapanların; tüzel kişiler veya şirketlerin daha fazla ödeyeceği bir çerçevede mi sunuluyor? Yapılan tartışmalarda bunun böyle olmadığı da açıkça ortaya çıktı bence. Yani BOTAŞ, fiyatlama kararlarını farklılaştırarak, esas itibarıyla “verimliliği artırmak” diye tabir ettikleri bir sonucu üretmeye çalışıyor.

Bunun ötesinde, inşaat sektörü gerçekten çok kötü durumda. Bütün sözleşmeler darmaduman olmuş durumda, yerine getirilemiyor. Şirketler -yani sözleşmesi olan, kamuda veya özel sektörde de olabilir- fiyat artışları talebindeler. Dolayısıyla da bu madde de o fiyat artışlarını lehte olmak üzere tamamlamaya çalışıyor.

Bunun ötesinde, girişim sermayesinin desteklenmesi gerekliliğiyle ilgili olarak tedbirler var. Yine, benzer bir şekilde, girişim sermayesinin yatırım harcamalarıyla ilgili devlet katkısı düşünülüyor. Öte yandan, efendim, kurumlar vergisi yüzde 20’den yüzde 19’a düşürülüyor vesaire vesaire. Ki bütün bunların içinde -belki de saymadım ama- asıl konuşmak istediğim konu da biraz bu; kur korumalı TL mevduatı hesabı hikâyesi.

Efendim, bütün bunlar esas itibarıyla yüzde 36’ya varmış enflasyonun -ki bu, resmî rakam olarak yüzde 36; iktisatçıların hesabına göre, gayriresmî olarak, biliyorsunuz yüzde 80- yarattığı tahribatı -yüzde 80 civarındaki enflasyonun- gidermeye yönelik olmak üzere…

Yine, benim anladığım kadarıyla, tamamen el yordamıyla yapılan lobi çalışmaları sonucunda, ikna olunmuş bir çerçevede, Hükûmetin aldığı tedbirlerden oluştuğu kanaatindeyim.

Yeni model, yeni ekonomik model dedikleri model esas itibarıyla ne kadar yenidir, çok tartışmalı bir konu yani hiç kimsenin bilmediği bir model değil esas itibarıyla fakat Türk ekonomisini yöneten aklın çaresizliği ve ekonomiyi getirdiği noktada bulabilecekleri herhangi bir başka bir yol bulamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan bir model. Modelin esası, hepiniz biliyorsunuz pandemiyle birlikte -ekonomik, bütün konjonktür olarak baktığımızda- dünyada ağırlaşan bir enflasyonist ortam oluşmaya başladı.

Enflasyonla mücadelede klasik argümanlar, faizin artırılması dolayısıyla talebin kısılması, yatırımların artırılması, vesaire, vesaire gibi bir perspektifte ifade edilir. Fakat bu tek bir ifade veya tek bir model değildir esasında ama en etkili model budur. Fakat anladığımım kadarıyla -bence, kendilerine göre- iktidar şöyle bir sağduyuyla baktı, dedi ki: “Bizim faizleri artırmamızın yönetimimiz ve önümüzdeki seçimlerle ilgili olarak bize herhangi bir katkısı olmayacak.” Neden? Çünkü faizleri artırdığımız zaman mevduat sahipleri TL’ye yönelmiyorlar zaten. Ne yapıyorlar? Dolara yöneliyorlar. Dolayısıyla da dolara yönelik olmak üzere zaten bir talep var, mevduatların önemli bir kısmı zaten dolarda duruyor. Öte yandan, faizleri artırırsak niçin artırırdık?

Yabancı sermaye girsin diye artırırdık. Ona da gerek yok çünkü yabancı sermaye zaten gitti ve gelmeyecek de. Çünkü Hükûmete olan güvensizlik bunun önemli bir kaynağıydı. Dolayısıyla da Hükûmet, böyle bir noktada, faizleri artırmak biçimdeki Ortodoks politikanın anlamlı olmadığını ya da kendileri için anlamlı olmadığını, bir resesyon ortaya çıkacağını ve bu resesyonun da esas itibarıyla pandemiyle daralmış olan ekonomiyi daha da daraltacağını gördüler ve o sebeple de tersinden faizleri indirmeye yönelik olmak üzere bir tedbir almaya çalıştılar. Şimdi, demin söylediğim çerçeveden baktığımızda, yabancı paraya olan talebin artışı zaten Türk lirasının değerini düşürmeye yönelik olmak üzere bir gelişmeye işaret ediyordu. O zaman şöyle: “Biz, Türk lirasını daha da değersizleştirelim, dolayısıyla da ihracatın artmasına sebep olalım. İhracat artarsa cari açık kapanır veya fazlaya döner. Dolasıyla da döviz meselemizi böylelikle halletmiş oluruz. Tabii, böylelikle büyüme ve istihdam sağlanır, enflasyon önlenir.” vesaire gibi bir perspektif önlerine çıkmış durumdaydı. Fakat burada da şöyle bir sorun vardı.

Bu politika, bilinmeyen bir politika değildi ama bu politika uygulandığı zaman şöyle bir netice ortaya çıkıyordu: Faizler düştüğü ve TL zayıfladığı zaman ihracat artıyordu, evet, fakat ithalat pahalılaşıyordu. İthalat pahalılaştığında ne oluyordu? Üretimin önemli bir kısmı ithalata bağımlı olduğu için üretim tıkanmaya başlıyordu ve dolayısıyla da yeniden -bugüne kadar Türkiye ekonomisinin yıllar içindeki efendim, dalgalanmalara bakarsanız görürsünüz ki- bu politika da esasında amaçlarına neticeyi verme şansına sahip değil. Peki, Adalet ve Kalkınma Partisinin yöneticileri veya iktidar üyeleri bunu bilmiyorlar mıydı? Değerli arkadaşlar, tahmin ediyorum, biliyorlardı, biliyorlardı ama şöyle bir fırsat penceresinin kendilerine çıktığını düşündüler. Birincisi, Çin’in değişen bir durumu vardı. Nedir o? Bu tedarik zincirlerinde Çin’in önemi büyük ölçüde azalmıştı, Türkiye’nin böyle bir rolü üstlenebileceğini gördüler veya düşündüler. Bu bir. İkincisi -bir sürü başka maddeler var ama- daha da önemlisi belki, ithalata konu olan malların içeride üretilebilme ihtimalini gördüler, burası önemli, “risk” denilen şey burası. Yani tekrar edeyim, ithalata konu olan maddelerin burada üretilebilme ihtimalini gördüler. Nasıl gördüler?

Bu 5’li çete falan diyoruz ya; bu, tabii, lafın gelişi, esasen, Adalet ve Kalkınma Partisi kendi sermayesini yarattı çoktan. Bu sermaye, inşaat vesaire gibi kanallardan geldi belki ama şimdi artık daha reel, daha önemli yatırımlar peşinde. Dolayısıyla da kendi yandaşları diyebileceğim bir sermaye grubunun ithalatı konu olabilecek olan malların içeride üretilebilme ihtimalini gördüler ve bunlara oldukça yüksek oranda destek vermeyi amaçlayarak böyle bir politikayı tercih ettiler. Fakat değerli arkadaşlar, bunlar -zaman çok hızla geçti hakikaten- gerçekten el yordamıyla bulunmuş yollar. Tabii ki biz de şunu söyleyebiliriz: İthalata bağımlı bir ekonominin mutlaka değişmesi lazımdır. İthalata bağımlı olmamız gerçekten bugün enflasyonun da sebebidir, dolar veya euro kurunda sıkıntı yaratmasının sebebidir; dolayısıyla da buradan kopmamız lazımdır, bu amaç doğru bir amaçtır. Fakat değerli arkadaşlar, bu kolayca yapılabilecek bir mesele değildir. Peki ne oldu? Sonuçta baktığımızda “kur korumalı sistem” diye bir sistem getirdiler çünkü gerçekten doların aldığı dalgalanmalar kaldırılabilecek gibi değildi, enflasyonu daha da arttırdı, dolayısıyla da kur korumalı bir sistem getirdiler.

Burada da getirilen sisteme dediler ki: “Efendim, faizleri artırmıyoruz, faizler yine yüzde 14’te, politika faizi yüzde 14’te.” Peki ama dediler ki: “Siz dövizden vazgeçin, döviz tutmaktan vazgeçin, efendim, biz size kaybınız olma ihtimali olan ek geliri temin edeceğiz.” Değerli arkadaşlar, faiz -altını çiziyorum, faiz- vazgeçtiğiniz paranın maliyetidir. Dolayısıyla da dolardan vazgeçtiğinizde, Türk lirasına döndüğünüzde eğer dolar kuru yüzde 14 politika faizinin üzerindeyse oradaki ek geliri devletin temin etmesi demek zaten dolar karşısında bir faiz ödemesi demektir. Dolayısıyla da faizi düşürmüş değiller, faizi artırdılar. Dolayısıyla da ne oldu diye baktığımızda, bu an itibarıyla, gördüğümüz kadarıyla 100 milyar Türk lirası kadar bir mevduat bu hesaba yatırıldı. Fakat öte yandan dolar mevduatında azalma değil artma…

Efendim, 163 milyar dolardan 165 milyar dolara bir artış oldu yani insanlarımız tasarruflarını Türk lirası veya bu kur korumalı mevduata yatırmadılar, yine dolara yatırdılar ve dolar kuru yine yükselmeye başladı. Faizlerine baktığımızda, hazinenin aldığı faizler… Borçlanma faizlerine baktığımızda yüzde 26’ya geldiğini görüyoruz. Yani bankalar yüzde 14 faizle devletten para alıyorlar, yüzde 26 faizle yine devlete satıyorlar, böyle garip bir durum da ortaya çıkardılar. Dolayısıyla da -uzatmayayım- çaresiz bir yerdeyiz ama Cemal Bey inşallah başarılı olur diyelim.

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

İçeriği Kesintisiz Görüntülemek İçin Lütfen Reklam Engelleyici Uygulamanızı Kapatınız...